Yitiksöz 37 (2026 Eylül-Ekim) Kolonyalizm (Sömürgecilik-Müstemlekecilik) Özel Sayısını Görmek
Yitiksöz 37 Nuri Pakdil’in “İnsan / Seni yakalarız birgün” dizeleri ve Hasan Aycın Abi’nin etkileyici çizgisini kapak yaparak 548 sayfalık Kolonyalizm Özel Sayısı başlığı altında okuruyla buluştu. Yitiksöz her sayısı ile bir üst basamağa çıkmayı başaran göz nuru bir edebiyat dergisi… Bu sözlerim bir abartı değil, bir hakikat… 37 sayı boyunca her sayı zamanında okuru ile buluşması, özel sayılar ve dosyalar hazırlaması, yine her sayısında zengin bir edebî içerik bulunması vesilesiyle Yitiksöz’e emeği geçen herkesi ve her kurumu can ü gönülden tebrik ederiz.
Kolonyalizm-Sömürgecilik-Müstemlekecilik adlarını duymak-okumak bile insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Doğuştan eşit ve ayrıcalıksız yaratılan kişilerin, fazla zaman geçmeden kendilerinin efendi diğerlerinin köle olduğu vehmine kapılması en aşağılık durumlardan biridir. Ne yazık ki insanlık uzun zamandan beri bu sorunu yaşıyor. İçinde yaşadığımız çağda resmî sömürgecilikten örtülü-fiilî sömürgeciliğe geçilmiştir.
Bu sayıdaki Yitiksöz yazısı Kalemden Kelama Anlamın Buharlaşması adını taşıyor. Bu kısımdan bir demetle dikkatinizi yazıya odaklaştıralım:
Sömürgeci, insanın kanını emmeyi kişiliğinin ayrılmaz bir parçası hâline getirir; bir yeri yurt edinmek yerine işgal etmeyi seçer. Varoluşunu, bir yerde ikamet etmenin diriltici soluğuna teslim edemez. Başkalarının emeğiyle semirirken bunu bir övünç vesilesi hâline getirir. Yeryüzünü, yalnızca ticarete elverişli yaşam alanlarından meydana gelen bir mekân olarak kurgular.
Keşif söylemi adı altında dilin anlam haritasını bozarak kendi konumunu yağmacının ruh hâliyle özdeşleştirir. Böylece insanın kendisi olma özerkliğini ortadan kaldırır. İnsan için yurt edinilecek, ev kurulacak bir mekân bırakmamaya âdeta ant içer. Sonunda insanı, kendi bedenini dahi alınıp satılabilecek bir meta olarak görmeye ikna etmeye çalışır.
Yitiksöz, kolonyalizm konusunu irdeleyen şiirler, öyküler ve yazılarla edebiyat yolculuğunu sürdürüyor. Dikkatleri, insanın kimliğini ve kişiliğini özenle koruyarak, yaralanmadan çağın içine çıkabilme imkânına yöneltiyor. Çünkü zamanı dikkatle okuyabilenler, yaşadıkları çağın içinde söz sahibi olurlar.
Çağ, insandan sorumluluk talep ediyor. Kişiyi, zamanın ruhunu okumaya davet ediyor. Paçozlaşmanın insanı öğüten çarklarından uzak durmayı salık veriyor. İnsanlığın ortak ülküsü olan özgürlüğün, bütün dillerde destanlaşmasını öğütlüyor. Özünü görmezden gelenlerin gün ışığına çıkamayacağını, hayatın temel ilkelerinden biri olarak hatırlatıyor.
İnsanı yücelten değerleri var oluşunun ekseni yapan yeni sayılarda buluşmak umuduyla…
Yitiksöz’ün bu sayısını Hasan Aycın Bey’in anlamlı ve dokunaklı çizgileri süslüyor. Emeğine sağlık.
Yitiksöz’ün Kolonyalizm Özel Sayısına Mehmet Tepe, Âtıf Bedir, Cafer Keklikçi, Zeynep Arkan, Vural Kaya, Yunus Emre Altuntaş, Adem Turan, Nurettin Durman, Ayşegül Sözen Dağ, İrfan Çevik, Süleyman Karaca, Yaşar Akgül, Vahdettin Oktay Beyazlı, Asiye Ceyhan, Ekrem Elmas, Tayyib Atmaca, Agâh Sayra, Hacı Ahmet Sevgili, Hüseyin Çolak, Kadir Ünal, Akif Dut, İnci Okumuş, Mahmud Musab Önder, Yasin Mortaş, İbrahim Gökburun, Derya Kurtoğlu, Mahmud Derviş, Amal Dunqul, Ömer Ebu Rîşe, Muhammed Mehdi El-Cevahri ve Arif Ay şiirleriyle katkıda bulunmuş. Bu şiirlerin bir kısmından tadımlık bölümler:
Sömürgenler / Arif Ay
biz kara gözlü çocuklarıyız / Filistin’in, Gazze’nin, Afrika’nın / bombalar düşerken yüreğimize / acımızla büyütürüz direnci
siz karanlık ekersiniz / biz yıldız biçeriz
Âtıf Bedir / Afrika’nın Çocukları
Çekip gitse de beyaz adamın gölgesi sulardan / Zihnî sömürüden azad olamadı rüyaları onların / Bir gün uyanacak Asya’nın, Afrika’nın, Ortadoğu’nun çocukları / Ellerde bilinç mızrakları, dillerde özgürlük şarkılarıyla
Amistad İçin Gece Yarısı / Yunus Emre Altuntaş
Afrika kıyıda bekleyen eski bir anneydi / saçlarında siyah yağmurlar / avuçlarında çocuklarından kalan sıcaklık / gözlerinde yaratılışın ilk sabahı / her gece eksilen yıldızlarını saydı / her sabah toprağın kalbi / biraz daha ağır attı
Hayat Nar Çiçeği Renginde midir? / Nurettin Durman
Ya Allah Bismillah / Cuma Ezanı okunurken / Geçerken önünden nar ağacının / Nar ağacı nar ağacı / Kurulur mu bir gün / Zalim için dar ağacı.
Adı/Soyadı / İrfan Çevik
adın Müslüman soyadın Teslimiyet / sen öğrettin kurda kuşa / nedir iyi niyet / nedir afiyet
adın Müslüman soyadın Medeniyet / seninle geldi dünyaya huzur /senin sofrandaydı bereket
Küfrün Kapısını Basmak / Vahdettin Oktay Beyazlı
israyil fos bir yumruk boğazımda tıkaç / söyleyemediğim küfürler dilimde vebal / Rabb’im ölüm bekçisi kıl beni / küfrün kapısını basmak için
Söktüler Hikâyelerin Hırkasını / İnci Okumuş
Kapılar değişti / Eşikler aynı, / Döşekler değişti / Beşikler aynı, / İçimizdeki Eyüp sabrı taşlandı / Annesini arıyorken yitik sözler / Akşama varmadan gölgelerimiz yaşlandı
Minab’lı Kız Çocuğu / İbrahim Gökburun
Yanılgı insanken yenilgi büyük / Yemen’de aç uyumuş çocuk / Sudan’da susuzluktan ölen anne / Türkistan’da Türkçe konuşmayı özleyen çocuk / Gazze’de yıkılmış apartmanlara / Refah’ta yanmış çadırlara koşan çocuk / Han Yunus’ta enkaz altında oyuncaklarını arayan / Lübnan’ın evini, yurdunu terk eden çocuk / Kiev metro istasyonunda büyüyen / Şehr-i Minab İran hürmüzganda / Yanyana yeni kazılmış 168 mezarda / Uyuyan çocuk / Belki kırmızı bisiklet ister bizden / Belki doktor olmak isterdi / Dünya seni nasıl toplayalım şimdi
Dünya / Kan ve tozla kaplı bir okul çantasına gizlendi
Asla Uzlaşma / Amal Dunqul
Asla uzlaşma / Sana altın bahşedecek olsalar dahi… / Gözlerini oyduğumda görebilir misin? / Sonra yerlerine iki mücevher yerleştirdiğimde… / Peki hâlâ görebilir misin? / Öyle şeyler vardır ki satın alınamaz:
Ümmetim / Ömer Ebu Rîşe
Ey ümmetim! Milletler arasında var mı ki / Bugün sana ait bir minber, kılıç yahut kalem? / Karşılıyorum seni, yitip giden o dününden / Mahcubiyet dolu yere eğik didem / Gözyaşlarım neredeyse akıp dökülecek / Acının gururlu kalıntılarıyla oynayarak. / Nerede o dünyan ki telime ilham veriyor / Dünyadaki en öksüz nağmeleri her dem. / Yankıları üstünde ne çok mesafe aştım. / İzzet otağı ve onur menzili!
53. sayfada Mustafa Alican’ın Kolonyalizmin Tarihsel Temelleri adlı yazısıyla başlayıp Fatma Çiçek’in 442. sayfadaki Kendine “Öteki”nin Gözüyle Bakmayan “Bir Adam Yaratmak” yazısına dek Kolonyalizmin binbir yüzünü ortaya çıkaran teorik, felsefik ve inceleme yazıları üç yüz doksan sayfa tutmuş. Bu yazılardan bazı kısımları sizinle paylaşıyoruz:
Kolonyalizmin Tarihsel Temelleri / Mustafa Alican
Kolonyalizmin çözülmesine ve kolonyalistlerin kolonileri üzerindeki siyasi, askerî, sosyal, ekonomik ve kültürel baskıdan vazgeçmeye razı olarak buralardan çekilmelerine işaret eden dekolonizasyon, her ne kadar 20. yüzyılda yaşanan gelişmelere bağlı olarak ve özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra hız kazanmış gibi görünse de aslında yaşanan şey iddia edildiği gibi “kolonisizleşme” değil, kontrol ve baskıyı çeşitli aygıtlar aracılığıyla üreten yeni bir kolonizasyon formunun oluşmasıydı. Sömürgeleştirilmiş toplumların kendi kaderlerini tayin etme hakkını kullanarak bağımsızlaşması sürecine karşılık gelen dekolonizasyon, esas itibarıyla güçlü devletlerin yukarıda kısaca temas ettiğimiz çeşitli sebeplerden dolayı devam ettirmeleri giderek zorlaşan doğrudan tahakküm politikalarından vazgeçerek kolonyalizmi daha rafine biçimlerle sürdürme çabalarının sonucuydu. Kolonyalistler, sömürmek istedikleri yerleri artık doğrudan askerî güçle ele geçirmek yerine ekonomik, kültürel ve teknolojik aygıtlarla yönetmeye başlamışlardı. Uluslararası kuruluşlar aracılığıyla devletleri borç batağına sürüklemekte, pazar olarak kullanmakta, teknolojik aygıtlar ve dijitalleşme ile onlar üzerinde görünmez bir boyunduruk inşa etmekte ve küresel şirketler aracılığıyla çok ucuz ücretler karşılığında kullandıkları işgücü ile sömürgeciliklerini yeni hatlar üzerinden tekrar tekrar oluşturmakta, yeni bir kolonyalizm biçimini, yeni kolonyalizmi uygulamaktaydılar.
Şimdi dönüp dünyaya yeniden bakalım. Gerçekten de bitti mi kolonyalizm?
Kolonyalizmin Epistemik Temelleri / Kasım Küçükalp
Tüm bu değerlendirmeler bağlamında ifade edildiğinde kolonyalizm, geleneksel anlamıyla ham madde sömürüsünü aşan ve yerli halkın tarihi ile toplumun dışına itildiği travmatik bir karşılaşmayı ifade eder. Ashis Nandy, bu süreci bedenlerin ötesinde zihinlerin de boyunduruk altına alınması olarak tanımlar. Sömürgeci iktidar, yerli halkın kendi benliğini sömürgecinin gözüyle görmesine neden olan bir psikolojik yabancılaşma üretir. Bu süreçte kullanılan “Terra Nullius” kurgusu, işgal edilen topraklardaki yerli varlığını yok saymanın ilk adımıdır. Tasnif ve dil politikalarıyla yerel diller “lehçe” düzeyine indirgenerek değersizleştirilirken, sömürgecinin dili rasyonelliğin tek aracı olarak sunulur. Öyle ki sömürgeleşen toplumlar egemenin ürettiği kavramları içselleştirdiklerinde, kendi gerçekliklerine yabancılaşarak kendi zihinlerini de sömürgeleştirirler. Tam da bu bağlamda moderniteyi de, sömürgeci yağma ve köleleştirme süreçlerinin mümkün kıldığı sistemin saklı ve karanlık yüzü olarak okumak mümkündür.
Edward Said Düşüncesinin Dayandığı Temel Dinamikler / Mehmet Ulukütük
Said’e göre ne ‘Doğu’ ne de ‘Batı’ kendinde var olan, tarih boyunca aynı kalan, değişmez özlere sahip gerçekliklerdir, bunlar belirli tarihsel süreçlerde üretilmiş, farklı siyasî bağlamlarda yeniden tanımlanmış ve çoğu zaman belirli güç ilişkilerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış söylemsel oluşumlardır. Said, Doğu ve Batı’yı coğrafi gerçekliklerden çok tarihsel tahayyüller ve temsil sistemleri olarak ele alır. Said’in özcülük karşıtlığı sadece Batı’nın Doğu tasavvuruna yönelik değildir, aynı eleştirel ölçütü tersine çevrilmiş özcülüklere de uygular. Nitekim onun birçok milliyetçi, kültürelci ve medeniyetçi söyleme mesafeli yaklaşmasının nedeni budur. Said’e göre Batı’nın Doğu’yu özselleştirmesi ne kadar problemliyse, Doğu’nun da kendisini değişmez ve saf bir öz üzerinden tanımlaması o kadar problematiktir. Çünkü her iki durumda da tarihsel süreçlerin karmaşıklığı yerini metafizik kimlik tasarımlarına bırakmaktadır. Bu nedenle Said, kültürel özgünlük söylemlerine karşı dikkatli davranır. Ona göre kültürlerin saf, bozulmamış ve kendine yeterli formlar hâlinde var olduklarını düşünmek, tarihsel gerçekliğin en temel özelliklerinden biri olan etkileşimi, dolaşımı ve karşılıklı dönüşümü gözden kaçırmak anlamına gelir. Said’in düşüncesi, Samuel Huntington tipi medeniyet teorilerinin karşısında yer alır. Huntington’ın varsaydığı biçimiyle homojen, kendi içine kapalı ve özsel olarak farklı medeniyetler yerine Said, tarihsel olarak iç içe geçmiş dünyalar ve karşılıklı bağımlılık ilişkileri görür. Said’e göre tarih, birbirinden bağımsız medeniyetlerin hikâyesi değildir, aksine sürekli karşılaşmaların, müzakerelerin, çatışmaların ve tercümelerin meydana getirdiği çok katmanlı bir süreçtir. Bu nedenle Said, tarihsel analizi ilişkisel bir zeminde yürütür, bir kültürü anlamak için onu kendi içine kapatmak değil, diğer kültürlerle kurduğu ilişkiler ağı içinde incelemek gerekir. Böylece özcü düşüncenin temel varsayımı olan saf köken fikri yerini dolaşım, etkileşim ve karşılıklı oluşum kavramlarına bırakır.
Kolonyalizm ve Tasavvuf / İbrahim Baz
İnsan için en tehlikeli varlık yine insandır. Buna otantikliğini kaybetmiş bir dinin referansı da eklenecek olursa, kolonyalizm faaliyetlerinde görüldüğü gibi bu tehlike vahşete dönüşebilmektedir. Bir gerçeklik olarak insanı tehlikeli olmaktan ve vahşileştirmekten koruyabilecek tecrübe edilmiş tek unsur, sahih bir din yorumudur. Bu hususta İslam’ın sûfî yorumunun önemli bir etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, Anadolu tasavvufunun sözcülerinden Yunus Emre’nin şu sözü kolonyalizmin pratiği olan ötekileştirmeyi, zenginlik, güç, statü ve asalet gibi tanımlamalara bağlı ilişki kurmayı ve doğal olarak köleleştirmeyi iptal ettiği gibi, ona karşı pozitif bir sorumluluk da yüklemektedir: “Hakk’ı gerçek sevenlere cümle âlem kardeş gelür.”
Edebiyatta Kolonyalizm ve ‘Çocuk Bırakılanlar’ / Özcan Ünlü
Bugün Richard Wright’ı, Chinua Achebe’yi veya Ngugi wa Thiong’o’u yeniden okumamızın sebebi coğrafî sömürgeciliğin tarihî bir nostalji olması değildir. Aksine, biçim değiştiren o sinsi “çocuklaştırma siyaseti” bugün küresel ölçekte hâlâ can çekişmektedir. Dünyanın birçok yerinde insanlar çalışıyor, üretiyor, vergi veriyor, çocuk büyütüyor fakat küresel egemenler tarafından hâlâ kendi gelecekleri hakkında karar verecek olgunlukta görülüyorlar. Uluslar için de, toplumlar için de, bireyler için de aynı vesayet dili sürüyor: “Henüz hazır değilsiniz.”
Richard Wright’ın boyut olarak küçük görünen hikâyesi, işte bu büyük yalana karşı yazılmıştır. Çünkü sömürgecilik, insanın elinden önce toprağını almaz. Önce ona aynaya bakıp kendisi hakkında hüküm verme hakkını alır ve belki de bu yüzden, kolonyalizmin en ağır mirası yoksulluk değil, geciktirilmiş insanlıktır.
Dave’in “Artık çocuk sayılmaz.” Diye haykırışı, yalnızca Amerikan Güneyi’nin siyah çocuklarının değil, tarih boyunca kendisine sürekli “bekle”, “hazır değilsin”, “sen karar veremezsin” denilen bütün halkların ortak cümlesi olarak hâlâ yankılanmaktadır. Richard Wright’ın öyküsü, bu yankıyı duymayı bilen okur için yalnızca bir edebiyat metni olmanın ötesinde kolonyalizmin insan ruhunda açtığı yaranın sessiz ama unutulmaz kayıtlarından biridir.
Dilde ve Kültürde Kolonyalizm / İsmail Çakır
Dil ve kültürde kolonyalizm, baskın bir dil ve kültürün diğer bir toplumun dilini ve kültürünü egemenliği altına almasıdır. Baskı altına alınan toplumun dili ve kültürü özgünlüğünü kaybederek ya asimile olmakta ya da tek tipleşmeye doğru hızla yol almaktadır. Bir kültürün dilini kullanarak kendi dil ve kültürünü daha üstün kılmaya yönelik çalışmalara verilebilecek en güzel örnek Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe adlı eseridir. Bu eser, İngiliz dilinin başka bir toplumda nasıl öğrenileceğini göstermesi ve gittiği toplumun dilini öğrenmektense kendi dilini öğretmeyi öncelemesi bakımından dil kolonyalizmini çok iyi açıklamaktadır. Ayrıca bu eserde günlük yaşama ait pek çok kültürel değer ve alışkanlığın karşı kültüre nasıl dayatıldığını gösteren çok sayıda örneğe rastlamak mümkündür.
Son yıllarda küreselleşme sonucu tek tipleştirme faaliyetlerinin etkisi ile baskın kültüre ait pek çok unsurun birebir aynısını yaşayan ve sunulan her şeyi sorgulamadan doğru olarak kabullenen toplumların sayısı giderek artmaktadır. Bu durum sadece soyut varlıklar için değil somut olan dil ve kültür bağlamında da kendini göstermektedir. Alttan alta, sessiz ama derinden oluşan kültürel başkalaşım daha çok hedef dilin ana dil üzerindeki tahakkümü ile sonuçlanmaktadır. Kendi özünü yitirmiş, var olan kültürel mirasını ya yok saymış veya unutturulmuş, tek tip düşünen, tek tip konuşan, tek tip yazan, tek tip yazdırılan, tek tip yiyen, tek tip giyinen neredeyse tek tip yaşayan toplumların sayısı hiç de az değil. Ne yazık ki toplum olarak biz de pek iyi yerde sayılmayız.
Hasan Aycın Çizgilerinde İnsanın Münasebeti / Eren Buğdaycı
Hasan Aycın çizgisine konu ettiği meseleleri daima derininden kavrama ve geniş bir perspektiften sunma çabası içerisinde olduğu için yüzeysel olanla ve yüzeysel anlatma biçimleriyle vakit kaybetmek istemez. Buna ilişkin olarak Cemal Şakar “O tıpkı kuşağı gibi tevhidî anlayışın beslediği ümmetçi/evrenselci yaklaşımın içinde oldu. Bu anlayışa göre, Allah her şeyi yoktan yaratmıştır ve yaratılan her şey O’nun takdir ettiği hesaba bağlıdır. Dolayısıyla âlem kozmostur, onda ilahi bir uyum vardır. Tevhidî bakış açısının sağladığı bütünsel görüş sayesinde, Hasan Aycın her zaman bu ikilikleri aşan bir tutum içinde olmuştur.” der.
Bu bağlamda onun çizgilerinde mekân bile çoğu zaman silik ve belirsizdir. Nadir de olsa zaman zaman Mısır, Filistin gibi coğrafyalara rastlarız. Fakat onlardan da maksat siyasi haritadaki yerleri değil insanlığın hafızasında temsil ettiği değerlerdir. Bir parçası olarak yer aldıkları kadim hikâyeye göndermedir. Yani mekân, verilecek mesaj için mecburi olduğu ölçüde yer alır onun haricinde mekân insanın gönderildiği yeryüzüdür.
Hashim Cabrera ile Sömürülemeyen Hafıza, Hatırlamanın ve İnancın Estetiği Üzerine Bir Söyleşi / Manolya Gürocak
– İslam öğretisi “Hak geldi, batıl zail oldu. Zaten batıl yıkılmaya mahkûmdur.” der. Bu hikmetli perspektifin ışığında, insanlığın ve gerçek sanatın geleceğine dair öngörülerinizi paylaşabilir misiniz?
– Bu, hakikaten de ilginç bir konu, zira şu anda, belki de bilinen tarihin en köklü dönüşümünün doruk noktasında duruyoruz. 80’li yıllardan itibaren, özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından, Sovyetler Birliği’ndeki komünizm Batı için artık “düşman” olmaktan çıktı; çünkü kendi başarısızlığını kabul etmişti. İşte bu dönem, kapitalizmin son evresinin başlangıcı oldu. Ronald Reagan ve Margaret Thatcher’ın öncülüğünü yaptığı neoliberalizm, Anglo-Amerikan İmparatorluğu’nun doruk noktasıydı. Aynı zamanda merhametten yoksun, adaletsiz ve vahşi kapitalizmin temelleri atıldı; bugün hâlâ içinde yaşadığımız düzen de budur. Komünizm düşman olmaktan çıkınca, bu kez İmparatorluk kendisine yeni bir düşman inşa etti: İslam. Bunun için çeşitli köktenci hareketlerin güçlenmesine zemin hazırlandı ve Müslümanlar hakkında çarpık bir imaj yaygınlaştırıldı. Böylece dinî ve kültürel temelli yeni bir ırksallaştırma süreci oluşturuldu. ABD’li CIA, El Kaide’yi kurdu ve Bin Ladin’i eğitti. İsrail’in Mossad’ı, 11 Eylül saldırısını teşvik etti ve planladı. İslam’ı eşit bir muhatap olarak dışlamak ve onu yapısal bir düşman olarak kabul etmek için mükemmel bir bahane oldu bu saldırı; Siyonizm, “Büyük İsrail” projesi, Gazze’deki soykırım, Lübnan ve İran’da süren savaşlar ile Müslümanları ırksallaştırma sürecinde temel bir rol oynamıştır.
Yitiksöz 37’de Mustafa Çiftçi, Cahid Efgan Akgül, Recep Ayık, Müzeyyen Çelik Kesmegülü, Gülçin Yağmur Akbulut, İbrahim Yarış, Süheyla Karaca Hanönü, Vedat Ali Kızıltepe, Derya Gezgin, İlker Gülbahar, Tayyib Sâlih, Yusuf İdris ve Gâbiyt Musirepuli öyküleriyle kolonyalizm dosyasına katkı sunuyorlar. Buyurun birkaçından tadımlık paragraflara:
Ya Evlilik Ya Afrika’ya Yolculuk / Mustafa Çiftçi
Afrika’da elliden fazla ülke var. Fransızca en çok konuşulan dil, ikinci sırayı İngilizce alıyor. Benim gittiğim kursa gelen Afrikalıların neredeyse tamamı çevre ülkelerden gelen ve Fransızca konuşan çocuklardı. İngilizce öğrenmezsek iş bulamayız fikri onlarda da vardı. Onlarla kendimi aynı hissettim. Biz hiç sömürge olmadık ama rızkımızı bir ecnebi diline bağlamamız zoruma gitti. Türkiye’de böyle hissetmiyordum. Ama İngilizce öğrenmek için Afrika’ya gidince uyandım. (…)
Afrika’da teker meker bir şeyler öğrendik. O sırada canım ülkemde yine ekonomik kriz çıktı. Bizim pederin parası bitti. Benim mastırım yarım kaldı. Kös kös ülkemize döndük. İngilizce bilmezsem iş bulamam diyerek yola düşüp koskoca Afrika’yı ucundan kıyısından tanıma imkânı buldum. Sonra İngilizce bilmeme rağmen bir zaman işsiz gezdim. Sonra işsizken evlendim. İşsizken baba oldum. İngilizcem yıllar sonra işe yaradı bir devlet işine girdim. Bu süreçlerin sonunda ve şimdi de Afrika benim ikinci memleketim dedim ve diyeceğim. Yağmurdan sonra kokan Afrika toprağını koklayıp çok ağlamışlığım vardır. Müslüman olduğum için de Afrika’nın acısı her dem tazedir içimde…
Su Bitti / Recep Ayık
Üç amca çocuğu çölün ortasında buluştu. Birisi çölden dışarı hiç çıkmamıştı, birisi Avrupa’da büyümüştü, birisi Kuzey Afrika’da yaşıyordu. Üçünü de aynı yerde buluşturan şey Kurban Bayramı oldu.
Ailenin kökleri hakkında köyün en yaşlılarından bilgi aldılar. Aile uzun yıllar boyunca çölde yaşamıştı. Birçok bedevi ailenin aksine deve beslememişti. Geçimlerini su kuyusu açmak ve balçığa şekil vermekten kazanıyorlardı. Çölün saklı su havzalarını yüzyıllar süren bir tecrübe ile bulup insanlara fayda sağlıyor ve maişetlerini tedarik ediyorlardı. Birçok yerde suya ihtiyaç olduğu için de ailenin su bulma maharetini bilenler onları arayıp buluyor ve kendi kabilelerinin yanına getiriyorlardı. Bu gelenek asırlarca bozulmadı.
Doğum Günü / Derya Gezgin
Erken kalktığını çünkü bugün bizim doğum günümüz olduğunu söyledi. Afallamıştım. Bugünün tarihini düşündüm. 12 Kasım 1944. Hayır, bugün hiçbirimizin doğum günü değildi. Babama yanlış hatırladığını söyledim. Biriken gözyaşları al yanaklarından birer birer süzülüyordu.
“Biliyorum kızım. Bugün birimizin doğum günü değil.”
Bir an sustu. Sanki yıllardır içinde biriktirdiği kelimeleri ilk kez ortalığa salıveriyordu.
“Bugün, bir milletin yeniden doğduğu gün. Adını unutturmaya çalıştıkları, dilini susturdukları, bayrağını saklamak zorunda bıraktıkları bir milletin…”
“Bugün, evine yabancıların yerleştirildiği, kendi ocağında misafir gibi yaşamaya mahkûm edilen insanların yeniden ayağa kalktığı gün.”
“Bugün, öğretmenlerin çocuklarına gerçeği anlatamadığı, anaların gözyaşlarını bile gizlemek zorunda kaldığı, insanların birbirinden korkarak yaşadığı günlerin biteceğine inanmayı seçtiğimiz gün.”
“Mahremiyetimizi elimizden aldılar kızım. Evimizi paylaştık, soframızı paylaştık, sessizliğimizi bile paylaşmak zorunda kaldık. Ama kalbimizi alamadılar.”
Bir Gece Düşü / Tayyib Sâlih
Londra’nın banliyölerinde bulunan Wimbledon’daki evimde yeryüzünün dört bir yanından bu yıl akın akın gelip Kâbe’yi tavaf edenleri seyrederek onların manevî coşkusuna gönülden ortak olurken, Cenadiriye Festivali günlerinde gördüğüm bir rüya zihnimde yeniden canlandı.
Rüyamda kendimi Medine’de, ıssız bir arazide buldum. Fakat burası benim bildiğim Medine değildi. Karşımda, gövdesi heybetli, dalları dört bir yana yayılmış, sarkık budaklarıyla ihtişamlı bir zeytin ağacını andıran devasa bir ağaç yükseliyordu. Ağacın köklerinden biri toprağın üzerine çıkmış, yumurta biçiminde şişmişti; üzerinde kireci andıran beyaz bir tabaka vardı. O sırada bir ses bana şöyle seslendi:
“İşte bu, Resûlullah’ın (sav) kabridir.”
Peygamber Efendimizin bir ağacın kökünde medfun olmasına hayret ettim.
Derken kendimi Mescid-i Nebevî’de, Ravza-i Mutahhara’da buldum. Her şey bildiğim gibiydi; yalnızca mübarek kabir, minberin bulunduğu yerdeydi.
Mustafa Köneçlioğlu, Gökhan Tokatlıoğlu, Yavuz Ahmet, Barış Ağır, Leyla Melis Çetin, Fatih Demirdöğen, Olla Mohamed Ali Khafaja, İbrahim Gökburun, Mustafa Uçurum, Furkan Varol, Ahmet Uğur Işık ve Selim Sağır Kolonyalizmin izini süren kitaplardan bir kısmını ele alarak değerlendirdiler. Kısa bir seçkiye buyurun:
Achebe’nin Büyük Çıkmazı: İngiliz’i İngilizce Eleştirmek / Yavuz Ahmet
Afrika Üçlemesi aynı zamanda bir sözlü edebiyat derlemesi. Achebe, almış olduğu edebiyat eğitiminin de etkisiyle İgbo halklarının masallarını, deyimlerini, şarkılarını kurguya yedirmiş. Sözlü aktarımda kadınların daha baskın olduğu fark ediliyor. Çocuklar masal bekliyor annelerinden, babanın obisi etrafındaki kadınlara ait her bir obi annelerin anlattığı masallar sayesinde bir aile ocağına dönüşüyor. Ve hangi düzeyde olursa olsun, halk söz konusu olduğunda, edebiyatın da muhakkak kendini var ettiğini anlıyor insan. Ya da insan yığınlarını halk hâline getirenin gerçekte edebiyat olduğu sonucuna ulaşıyor.
Gassan Kenefani’nin Kaleminden Dünden Bugüne Direnişin Kökleri / Fatih Demirdöğen
Kitabın son bölümünde genel bir değerlendirme yapan Gassan Kenefani, yaptığını “siyasi ve sosyal haritayı ortaya koymak” olarak tarif eder. Aslında Direnişin Kökleri’nde okuduğumuz, başlangıçtan günümüze kadarki Filistin direnişinin ilk dönemlerine yönelik bir haritalama çabasıdır. Direnişin Kökleri Filistin’i, Filistin halkını ve direnişini bütünlüklü bir anlama çabası için başvuru kaynağı bir eserdir.
Sömürüye Batılı Gözle Bakmak / Mustafa Uçurum
Burma Günleri, sadece bir aşk hikâyesi değildir. Batılı bir yazarın, kendi imparatorluğunun sömürgeci pratiklerini en sert biçimde eleştirdiği, bir uyarı romanıdır. Orwell, “beyaz adamın yükü” mitini paramparça eder, sömürgeciliğin bir medenileştirme projesi değil, bir yağma ve tahakküm düzeni olduğunu gösterir. Bu roman, sömürge sonrası dünyada bile hâlâ tazeliğini koruyan bir başkaldırı metnidir. Kyauktada’nın boğucu sıcağını iliklerinizde hissedecek, Flory’nin yalnızlığına ortak olacak, Elizabeth’in sığ dünyasının içinde boğulacaksınız. Belki de en vurucu olan, bu hikâyenin yüz yıl sonra bile hâlâ bir yerlerde, başka isimlerle, başka kasabalarda yaşanıyor olmasıdır.
Göğü Delen Adam / Ahmet Uğur Işık
“İnsan, bütün varlığıyla düşünür.” der Tuiavii. Oysa Papalagi, yani göğü delen adam, düşüneni yalnızca kafası sandı. Kalbin, kolların ve dahi bütün bedenin de düşündüğünü yok sayarak… Beyaz adamın evrenin büyük sırlarını çözdüğünü sanmaktan sonraki en büyük yanılgısı buydu. Bilgisi artınca bilgeliği de artmayan modern insan, kat kat elbiselerle örttüğü bedenini gerçek mutluluğun renginden ve düşünebilme yetisinden yoksun bırakmıştı. Samoalıların kabile reisi olan Tuivaii’ye göre, “Palmiyeler kadar bile bilge olmayan insanoğlu” doğanın bilgeliğinden mahrum kaldıkça gerçek mutluluğa karşı da sağırlaştı. Üst üste inşa ettiği binalar, onun deyimiyle kutular, toprakla ve doğayla bağını kopardı insanın. Beton duvarlar arasında aradığı güven duygusu insanın kalbindeki şefkat ve merhameti yok etti. İnşa ettiği bu ruhsuz yapılar göğe doğru yükseldikçe kendi içindeki derinliğe inemedi insanoğlu. Hâlbuki insan hem toprağın hem de gökyüzünün hikmetini anladığını zannetmekle kendini aldattı. Daha kendini bile bilmediğini unutup…
Yitiksöz sömürgeciliği tüm boyutlarıyla kendilerine huy edinen güçlerin foyasını ortaya çıkardığı için teşekkürleri hak ediyor. İşte Yitiksöz sömürülmüş ve hâlen yine sömürülmeye devam edenlerin uyanıp eyleme geçmeleri için bir çığlık oldu yine. Hayatın her alanındaki sömürgeciliğe-kolonyalizme meydan okuma bilincini geliştirmek için tarihe bir not düştü Yitiksöz. Her türlü sömürüyü ortadan kaldıran Hz. Muhammed’in izinden yürümeye devam ediyor Yitiksöz. Kutlu Nebi’nin izinden yürüyüşün zaferle taçlansın Yitiksöz.
Kaynak: https://www.insaniyet.net/19566-2/

























