Yitiksöz 34 (2026 Mart-Nisan) Üzerine Bir Değini – İnsaniyet

Yitiksöz 34 2026 Miladi Yılın Ramazan’ında okurunu selamların en yücesiyle selamladı. Maalesef uluslararası siyonist iki terör örgütü (ABD-İsrail), Müslümanların barış ayı dediği Mübarek Ramazan ayında İran’daki Müslüman kardeşlerimize tüm güçleriyle saldırdı. Bu saldırıya karşı direnmeye çalışan Müslüman kardeşlerimiz önemli isimlerini şehid verseler de direnmekten ve ülkelerini korumaktan vazgeçmediler. Burada sorun, Müslüman ülkelerin bu vahşi terörizme karşı birlikte durmamaları, bazılarının da yetmezmiş gibi bu vahşi saldırıya doğrudan veya dolaylı destek vermelerinden kaynaklanmaktadır.

İşte böyle acılı bir zamanda okuruna ulaşan Yitiksöz 34, Merhum Abdurrahim Karakoç’un Lambada titreyen alev üşüyor dizesini kapağa taşıyarak 6 Şubat depremlerine telmihte bulunuyor. Bu sayıda zengin bir Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler I dosyası göz dolduruyor. Sanırım dosyanın devamı gelecek.

Yitiksöz’ün Genel Yayın Yönetmeni, Sesten Söze Türkünün İnsani Hafızası başlığı altındaki yazısında bizlerin dikkatini celp ediyor şu hususlarda:

Türkü yalnızca bir müzik türü ya da folklorik bir miras olarak görülmemelidir. Aksine insanın hayatı algılayışını, dünya ile kurduğu bağı ve varoluş karşısındaki ahlaki duruşunu yansıtan köklü bir söz ve ses düzeni olarak ele alınıp irdelenmelidir. Çünkü türkü, insanla birlikte doğduğu gibi insanın kendini anlatma ihtiyacının karşılığı olarak da varoluş düzlemini ışıtır.

Bu sayıda yer alan yazılar; bir yanıyla türküyü ahlaki, kültürel, tarihsel, estetik ve teknik yönleriyle ele alırken, diğer yandan da onu doğuran insani zemini gözden ırak tutmamayı yazının ayrılmaz meselesi hâline getiriyor. Türkünün söz yapısı, ezgisi, icrası ve bağlamı kadar; hangi hayat deneyiminden, hangi ahlaki ve insani değer dünyasından beslendiğini de soruşturuyor. Zira türkü, insanın inançla, kaderle, hayat ve ölümle kurduğu ilişkinin izlerini taşır.

Yitiksöz bu sayısıyla türküyü, insanı merkeze alan kültürel ve ahlaki bir yaklaşım içerisinde yeniden düşünmeye davet ediyor. Burada türküyü yüceltmenin ötesinde, onun işaret ettiği insanlık hâllerini anlama anlatma çabası içinde olunduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Çünkü biliyoruz ki türkü sustuğunda yalnızca bir ses değil; insanın kendine, dünyaya ve hakikate dair bilgisi de eksilir.

Sesin, sözün, estetiğin aynı potada yetkinleştiği nice sayılara…

Yitiksöz 34’te Bünyamin K., Yasemin Kuloğlu, Cafer Keklikçi, Hüseyin Akın, İbrahim Gökburun, Mücahit Ocakden, Şakir Kurtulmuş, Hacı Ahmet Sevgili, Ekrem Elmas, Ali Sali, Seher Keklikci, Yasin Mortaş, Tayyib Atmaca, Derya Kurtoğlu, Agâh Sayra, Hatice Çınar, Mahmud Musab Önder, Metin Mert, Murat Engizek ve Mehmet Aycı şiirleriyle yer alan şairlerimizden. Ayrıca Iraklı Abdülvehhab Elbeyatî ile Nazik el-Melaike ve Robert Frost çeviri şiirleriyle göz dolduruyor. Bu seçkiden birkaç şiir bölümünü paylaşayım sizlerle:

bana bir kendimi getir bakalım nasılmış nasılmış bir bilsen burada yalnızlık bir bilsen şu an ne durumda dünya ne durumda kimsenin görmediği benim gördüğüm rüya içeri girince çok aydınlık (Sezonsuz Ölüm / Cafer Keklikçi)

Gülmüşüm, elimde eskimiş şafak defteri Buradayım sanki hep müebbet mahpus Sultanım ta Yıldırım Beyazıt Han’dan beri Bir el ver yol kısalsın uzakları aşalım Yoksa kapına bağladığın koç da mı casus? (Karahisar Kalesi / Hüseyin Akın)

evlerin çatısını teğet geçen uçaklardan atılan bombalar, şarapnellerden delik deşik kalbimiz kayıp tarih atlasının sayfalarında kuruması için bırakılmış güllerden doğacak teni buğday çocuklar (Teni Buğday Çocuklar / Şakir Kurtulmuş)

Biz çocuktuk Yeşil portakal sektirirdik Sokakta evlerin duvarlarında Çocuktuk sek sek oynardık İftara yakın zamanda (Eskimiş Çocukluğumuz / Seher Keklikci)

Sonsuz bir ufuk! Zaman sorar: Kimim ben? Ben de onun gibi güçlüyüm, Asırları dürer geçerim, Sonra dönüp onlara can üflerim. En eski geçmişi yoğururum Tatlı umudun büyüsünden, Sonra yine ben gömerim onu Kendime taze bir dün kurmak için. Onun yarını mı? (Ben Kimim / Nazil El-Melaike)

Yitiksöz 34’ün 24. sayfasından itibaren Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler I dosyasına yer verilmiş. Duran Boz Mahir Nakip’le Müzik, Türk Halk Müziği, Azerbaycan Müziği, Kerkük Hoyratları, Barak ve Sıra Geceleri Üzerine Bir Söyleşi yapmış. Mahir Nakip bu söyleşide Duran Boz’un şu sorusunu – Bir türkünün melodi ve söz yapısında coğrafyanın (iklim, yaşam tarzı, ekonomik faaliyetler) etkisi nasıl görülür? Tarihsel olaylar -göçler, savaşlar, ekonomik değişimler- türkülerin doğuşunda nasıl bir rol oynar? Şöyle cevaplıyor: – Bir türkünün melodi ve söz yapısında coğrafya doğrudan belirleyicidir: sert iklim ve engebeli araziye sahip bölgelerde ezgiler genellikle uzun soluklu, geniş aralıklı ve içli olurken (uzun havalar gibi), tarımın ve toplu çalışmanın hâkim olduğu ovalarda ritmik, ölçülü ve hareketli türküler öne çıkar. Hayat tarzı ve ekonomik faaliyetler sözlere de yansır; göçebe hayat hasret, yol ve gurbet temalarını, tarım ve hayvancılık ise mevsimler, emek ve doğa imgelerini besler. Tarihsel olaylar da türkülerin doğuşunda güçlü bir rol oynar: göçler ayrılık ve kimlik arayışını, savaşlar ağıt ve kahramanlık anlatılarını, ekonomik değişimler ise yoksulluk, isyan ya da umut temalarını müziğe taşır. Böylece türküler, yaşanmışlığın ve kolektif hafızanın coğrafya ve tarih üzerinden ses bulmuş hâli olarak şekillenir. Bu tür türkülere olay türküleri diyoruz. Çanakkale, Plevne ve Muş türküleri gibi.

Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler I dosyasına Aşur Özdemir, Mehmet Narlı, Muhammet Enes Kala, Zeki Taştan, Muhsin Kızılkaya, Mehmet Ulukütük, Yunus Emre Altuntaş, Suavi Kemal Yazgıç, Sercan Ceylan, Ayşegül Özdoğan, Fikret Uslucan, Hatice Çınar, Zeynep Seleme Alfeel, Uğur Tombul, Yaşar Ercan, Aziz Kağan Güneş, Mustafa Köneçoğlu, Mehmet Aycı, Mustafa Uçurum, Fatih Demirdöğen, Metin Mert, Muharrem Ergül, Vedat Akıllı, Süleyman Çoban, Mustafa Çiftci, Ayşe Bağcivan, Zübeyde Andıç, Yasemin Coşkun, Buket Uçar, Emel Karagedik, Murat Engizek, Recep Ayık, Derya Gezgin, Jale Önder Darıcı, Melek Demirdöğen, Anıl Ersoy ve Zeyneb Türkoğlu türküler hakkında inceleme yazıları, denemeler, konuşmalar, öyküler ve kitap tanıtımlarıyla yer almaktadır. Bu dosyadan kısa alıntılarla sizleri baş başa bırakıyorum:

Sonuç olarak, “Bir Anadan Dünyaya Gelen Yolcu”, halk felsefesiyle metafiziği, hayât tecrübesiyle ontolojiyi, epistemolojiyi ve aksiyolojiyi kaynaştıran bir hikmet metni olarak da görülebilir. Neşet Ertaş’ın sazı, zamana meydân okuyan sözün aracı, türküsü gönüllere çalınacak mayanın menşeidir. Ertaş’ın sesiyle hepimize hatırlatılmak istenen bir çağrı vardır. İnsan bir yolcudur. Geldiği yerden kopmamıştır. Gideceği yere en saf hâliyle gitmesi gerekmektedir. Dünyâ, onun vatanı değildir. İmtihan mekânı, meseleleri görebileceği bir ayna ve hayât inşâsı için tefekkür durağıdır. Bu duraktan geçerken insan, sormayı, sevmeyi, merhamet etmeyi, insan olmayı öğrenebilirse, mebdeine ihânet etmeden, meâd yolculuğunu kendisine yakışan bir cân olarak şerefle tamamlayabilir. (“Bir Anadan Dünyaya Gelen Yolcu”: Mebde’den Meâd’a İnsanın Yolculuğu Üzerine / Muhammet Enes Kala)

Türküler; özellikle Anadolu’yu mekân seçen Türk romanlarında, süren hayatın fon müziğidir. O kurmaca metinlerdeki, hayali kahramanlar, hepimizin bildiği gerçek türküler söyler veya duyarlar. Bizim de bildiğimiz, çoğu zaman gönül telimizi titreten, bazen bizi kedere, eleme gark eden, bazen sevindirip şakır şakır oynatan, bazen ölümüne gözyaşı döktüren, bazen sevinçten havalara uçuran o türküler; bazen o kadar ustalıkla yazılmıştır ki, romancı, şair o sözlerin karşısında kalakalır; bazı yazarlar onları romanlarına alarak kurmaca metinlerini hayata biraz daha yaklaştırır, bazıları ise, mesela şair Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi, onları duyunca “şairliğinden utanır” ki o şiirinde bahsi geçen türküler şiire (…) dökülür.

Türk romanında türküler, sadece birer müzik parçası olarak yer almazlar. Genellikle türküler, kültürel hafızayı diri tutan, karakterlerin iç dünyasını yansıtan, mekân belirleyen, toplumsal bir mesaj ihtiva eden ve edebî estetiği güçlendiren derinlikli birer motif vazifesini görürler. (Türk Romanının Tuzu Biberi; Türküler! / Muhsin Kızılkaya)

Anadolu’nun iç romanı yazıya dökülmemiştir ama söylenmiştir. Modern edebiyatın sorumluluğu da tam burada başlar: Bu iç romanı yok saymak değil, onu yeni anlatı biçimleriyle yeniden kurmak. Belki de Anadolu’nun romanı hiçbir zaman tek bir kitapta tamamlanmayacak; türkülerle temas eden her yeni metinde yeniden yazılacaktır.

Modern edebiyatımızın türkülerle kurduğu ilişki bir biçim taklidi değil; bir duyuş, hafıza ve kimlik aktarımıdır. Bu ilişkiyi kavramak, modern Türk edebiyatının kimliğini anlamanın en sahici yollarından biridir. (Modern Edebiyatımızda Türkünün Yankısı / Suavi Kemal Yazgıç)

Otuz yıla yakın bir süredir türkülerle büyüyorum. Edebiyata, şiire olan ilgimde de türkülerin ciddi payı oldu. İnsandaki dert, yara, umut, sevinç, çaresizlik gibi tüm duygular, türkülerde katıksız olarak verilir. Türkü söylenmez, yakılır aslında. Birçoğunun yakanı da belli değildir. Türkü sözleri şiir değil, nefestir. Şiir gibi düşünüp, taşınarak, ölçüp tartılarak yazılmaz; dert gönle düşüp artık dayanılmaz hâle geldiğinde ansızın yakılır türkü. Dinleyenini de yakar.
Benim turnam gökyüzünün gülüdür/ Gözüm yaşı mahramalar çürütür dendiğinde gözyaşının mahramayı nasıl çürüteceğini düşünürsünüz; sılaya kavuşamayan âşık sevdiğinin hatırını seher yeli ile sorar: Badı saba selam söyle o yâre/ Mübarek hatırı hoş mudur nedir/ Nideyim yitirdim bulamam çare/Mestane gözleri yaş mıdır nedir? Gönlünün yükü artınca Çekemem bu derdi / Bölek seninle, der ozan. Türküler ne demez ki, hangi birini yazıp, hangisinden örnek vereyim? (Türküyle Büyümek / Aziz Kağan Güneş)

Ve Necati Dayı bir gece yarısı son nefesini verdi. Usulüne uygun defnettiler. Aslında Necati Dayı boş yere Seher türküsü çağırmıştı. Oğlu onu kandırmış ölmesini beklemişti. Hiçbir vakit Seher’i aramamıştı. Taziyeye gelenler dağılınca çoluk çocuk evde toplandılar. Babasız anasız evin sessizliği neymiş hissettiler. Vakit ilerledikçe kesik kesik konuşmalar başladı.

Seher;

– Abi babam sana bir şeyler sorar gibi kafa sallıyordu son zamanlar, neydi derdi?

– Yok bacım babamın hevesleri işte, seher yeli gibi bir esip bir durulan hevesler. Türkü dinledikçe çoğalan hevesler. Üzerinde durmaya değmez…
(Bir Emekli Memurun Seher Hasreti / Mustafa Çiftci)

1. ve 2. Ciltte Türkiye sınırları içerisinde yer alan şehirlerin türküleri, 3. Ciltte ise Türklerin yaşadığı coğrafyalardan Türkistan, Kırım, Üsküp, Azerbaycan, Kıbrıs, Prizren gibi birçok yerin adının geçtiği türküler yer almaktadır. Eserdeki türküler incelendiğinde, Türkiye sınırları içerisindeki türkülerin konu edildiği ciltlerde Dârü’l-Elhan külliyatındaki eserlerden faydalanıldığı görülmektedir. Nitekim Dârü’l-Elhân derleme çalışmalarını yapan heyet il il gezerek eserleri bir araya getirmiştir. Dolayısıyla şehir türkülerini içeren Şehrengiz Türküleri’nde de külliyattaki eserlere rastlanmaktadır. Gelecekte halk müziği, klasik Türk müziği ya da dinî mûsikî hakkında yapılacak olan çalışmalarda da Dârül-Elhân Külliyatı’nın izlerini görmek mümkün olacaktır, belki de olmalıdır. Türk kültürünün izlerini taşıyan eserlerin sözleri, ezgileri belki de yeni eserler içerisinde de motif olarak görülebilmelidir. Böylece kültür nesillerden nesillere ulaşabilmelidir.

Dârü’l-Elhân Halk Müziği Külliyatı’ndan nice türkülü çalışmalara… (Dârü’l Elhân Halk Müziği Külliyatı’nda Bir Hazine: Türkü Derleme Çalışmaları / Zeyneb Türkoğlu)

Yitiksöz insani duyarlılığı canlı tutmaya devam ediyor. Bu duyarlılık sayesinde geleceğe yönelik umutlarımız her daim canlı kalıyor; yoksa içinde yaşadığımız vandalist kapitalist çağ bizde umut bırakmayacak. Vandalist kapitalist çağ ne kadar tüketirsen sana o kadar değer veririm diyen bir çağ… İşte bu yönüyle kapitalizm vandalist yönünü pekiştiriyor maalesef. Bize düşense bu vandalist kapitalist çağa kalbimizle-dilimizle-elimizle direnmek… Bu çabamız inşallah son nefesimize kadar devam edecek.

Yitiksöz oku, kapitalizme direnme bilincin gelişsin.

Kaynak: https://www.insaniyet.net/yitiksoz-34-2026-mart-nisan-uzerine-bir-degini/