Türkülerde saklı tarih – Cihan Aktaş

Müziğin her türünü dinlerim ama türkülerin yeri ayrı. Radyonun türkü ve şarkılar için sürekli açık olduğu lojmanlarda geçti çocukluğumun ilk yılları. Yüce Dağ Başında Yanar Bir Işık’ı, o dağın dumanlı başını pencereden izlerken dinlerdim. “Seyyah olup şu âlemi gezerim,” babamın dilinden düşmeyen türküydü. “Tanrıdan diledim bu kadar dilek” türküsü radyoda okunduğunda evde bir sessizlik oluşurdu.

 

Yatılı okulda geçen ilk gençlik yıllarımda, okulumuz Karadeniz kıyısında olduğundan, Karadeniz türküleri girdi dünyama. “Divane aşık gibi dolaşırım yollarda, kız senun sebebine kaldım İstanbullarda” Cemile Cevher Çiçek’in derlediği türkünün memleketi, Maçka. Karadeniz erkeği Rusya’ya çalışmaya gider ve belki yıllar sonra döner, belki hiç dönmez. Hiç dönmemeye dair bir olayı Lidaru ya da İpli Kadın başlıklı öykümde işlemiştim.

 

“Yarim İstanbul’u meşken mi tuttun,” benzeri temasıyla en yaygın olarak bilinen türkümüz. Ahmet Gazi Ayhan’ın derlediği, Nida Tüfekçi’nin de notaya döktüğü bu türkü, Kayserili Güllü Hanım’ın, İstanbul’a gidip de dönmek bilmeyen -başından fötr şapkayı eksik etmeyen yâri- Fötür Ali’ye sitem yüklü bir seslenişi.

 

Hiç dönmeme üzerine bir başka türkü, Sivas’tan: “Sarardım ben sarardım.”

 

Sarardım ben sarardım,
Senin için sarardım.
Baş yastıkta göz yolda,
Her geçene sorardım

 

Kayalardan kayarım,
Bulamadım ayarım.
Ben bu dertten ölürsem,
Kaderime sayarım.

Bu türküyü kıymetli yazar Duran Boz’un 6 yıldan beri çıkardığı Yitik Söz dergisinin türkülerimizi konu alan iki cildinden ikincisi olan 35. sayıya yazdım.

Çoğu zaman Nurettin Rençber’den dinlediğim türkü, destansı bir anlatımla koca bir tarihi, bir sosyolojiyi önümüze getiriyor. “Biz” orada bütün bir Anadolu’da, sevdalılardan, eşlerden geride kalanın hâlâ bir dönüşü ummayı sürdürmesinin zamiri.

Terk edilmiş gelinlerin dramlarını tarihler yazmaz, onları en çok türkülerle keşfeder, tanırız. Adalet peşinde kanı dökülen yiğitlerin acısı da Eleşkirt Türküsü’nü dinlerken olduğu üzere yüreğimize oturur.

Türkü tarihimiz üzerine yazılacak ne çok başlık var, Duran Boz’un oylumlu çalışması bunu da ortaya koyuyor. Suavi Kemal Yazgıç, Modern Edebiyatımızda Türkünün Yankısı’nı yazmış, Ayşegül Özdoğan’ın yazısı Türk Hikâyesinde Türkülerin İzini Sürmek: Sözlü Kültürden Modern Anlatıya Uzanan Bir Çizgi başlığını taşıyor,  Zeynep Seleme Alfeel’in yazısı, Maraş’ta çıkan bu sayılarda mutlaka yer etmeliydi: Sessizliğin İçinden Doğan Ses: Afet Türkülerinin İzinde. Duran Boz ise Mahir Nakip’le Müzik, Türk Halk Müziği, Azerbaycan Müziği, Kerkük Hoyratları, Barak ve Sıra Geceleri Üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Onca değerli metnin başlıklarını alsam dahi bu köşeye sığmazdı, birkaçından söz edebildim.

Bir türküyü oluşturmaya hazır bir etkiden söz ediyor Duran Boz, ikinci cildin sunuş yazısında. Bu etkiyi var eden içsel yoğunluk, “insanın en derin yerinden yükselen bir sese dayanır.” İnsani varoluşun başlangıcındaki bu ses, “henüz kelimelere dökülmemiş hakikatin, kişinin özünden gelen en sahici ifadenin bir yankısıdır. Söz ise sesi ve anlamı takip eder. “

 

Türkülerimiz, resmi tarihin görünmez kıldığı zorlu ayrıntıları bize iletmekle kalmıyor, bir yığın dış etkene karşılık hayatiyetini koruyan bir “Biz” varlığı üzerine de düşünmeye sevk ediyor. Toplum olarak politik bağlamda iki kutba ayrılmış gibiyiz, son yıllarda daha bariz bir olgu bu. Bu iki kutup, çeşitli geçişlilikler olsa da sanki sert iki blok hâlinde tanımlanır çoğu zaman. Ne var ki hepimiz aynı türküleri söylüyoruz acı çektiğimizde ve yine mutlu olduğumuzda da dilimize benzeri türküler düşüyor. Yitik Söz’ün “Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler” konulu iki kapsamlı sayısı, türkülerimizin güzelliği kadar taşıyıcı gücü üzerine de düşünmeye çağıran özenli, zengin ve muhtemelen eşsiz bir kaynak.

 

Yaşadığımız çevrenin veya “sılanın” ezgileri daha doğmadan yerleşiyor yüreğimize. Bu nedenledir ki türkülerin hatırlatıcı ve iyileştirici rolünün altını çiziyor Boz ve ekliyor: “Çünkü inanıyoruz ki insan, en çok kendi sesini kaybettiğinde türkülere ihtiyaç duyar.”