Maraş’tan Yitiksöz Geldi – Dünyabizim
15. sayısı ile karşımızda Yitiksöz dergisi. Kargodan dergi gelince yaşanan sevinci ne yazık ki bu kez yaşayamadık. Depremden sonra elimize ulaştı Yitiksöz dergisi. Bunun ne kadar ağır bir karşılama olduğunu dergi eline ulaşan herkes yaşadı. Eminim ki bir süre poşeti açamadı kimse. Her zaman büyük bir heyecanla dergiye ulaşmak isteyen ben de öylece kalakaldım dergi elimde.
Kahramanmaraş merkezli depremde birçok canımız gitti. Dostumuz, kardeşimiz dediğimiz kişileri uğurladık büyük bir sarsıntı ile. Yaralılarımız var. İçimizdeki yaralar geçecek gibi değil. Rabbim ölenlere rahmet eylesin, yaralılara acil şifalar versin.
Mahir ellerden çıktığını her sayı gösteren birbirinden değerli çalışmalarla bizleri buluşturan dergi, vefayı da sayfalarından hiç eksik etmedi. Yaralar sarılıncaya kadar dergi yeni sayılarını çıkarır mı bilmem ama bildiğim şu ki Maraş, adına yakışır işler yaptı, yapmaya da devam edecek. Her zaman olduğu gibi şimdi daha fazla dostlarımızın yanında olacağız. Vefayı bizler de eksik etmeyeceğiz.

Yitiksöz’den Âtıf Bedir Dosyası
15. sayının dosya konusu Âtıf Bedir. Şair, yazar ve gönül rahatlığıyla dost diyebileceğiniz bir isim Bedir. Onunla bir kez görüşmeniz bile onun hakkında gönlünüze muhabbetin düşmesi için yeterli olacaktır. Sessizliğiyle ve değer veren yakınlığıyla gönüllerde yer edinen Âtıf Bedir, ait olduğu geleneğin hakkını veren bir olgunluğa ve yetkinliğe sahip. Yıllar önce bir şiir programında aynı odayı paylaşıp yakından tanışma şansına eridiğim Bedir için kaleme alınan yazılardan paylaşımlar yapacağım.
Arif Ay – Yarasını Saklayan Şehirler
“Yara dolu bu gövde İslam coğrafyası değil mi? Şehirler yaralı, insanlar yaralı, ruhlar yaralı, inançlar yaralı… Âtıf Bedir bu yaralı şehirlerin bazılarını bizzat gidip görmüş, bazılarını da o şehirleri anlatan şair ve yazarların kitaplarının kılavuzluğunda kaleme almış; İstanbul’u, Ankara’yı, Maraş’ı, Kudüs’ü Nuri Pakdil ve Cahit Zarifoğlu’nun yazdıkları üzerinden anlatır. Âtıf Bedir, Mekke, Medine, Bosna, Beyrut, Üsküp, Yeni Delhi, Agra, Kahire, Hilvan, Malta, Oslo gibi bizzat gezdiği şehirlere dair izlenimlerini de şiirsel bir dille yazıya döker.”
Mehmet Narlı – Âtıf Bedir: Sükût Sûretinde
“Âtıf Bedir’in kendisini gördüğümde de şiirini okuduğumda da Nuri Pakdil’in “Sükût Sûretinde”si gelir aklıma. Bu akla geliş, sadece onun Nuri Pakdil’in dil ve bilinciyle evdeş olmasından kaynaklanmıyor bence. Bu birlikteliği hatta özdeşliği bilmeseydim de mesela “sükût sûretinde” değil de aklıma “sessiz derinlik”, “dip direniş” gibi bir şeyler gelirdi. Hatta bana öyle geliyor ki insan olarak Âtıf Bedir’le (Abdurrahman Başpınar’la veya) tanışan, Ateş Salâları’nı, Rüzgârın Dili Lâl’i ve Har’ı okuyan birçok kişi benimkine benzer nitelemeler yapardı. Neyse girişten anlaşılıyor ki Âtıf Bedir şiirine “sükût sûretinde”, “sessiz derinlik”, “dip direniş” gibi terkipleri merkeze alarak değinmeye çalışacağım. Önce şunu söyleyelim ama: Âtıf Bedir’in şiire açıldığı yer Maraş’tır yani kendinde kalışın acı meyvelerini yiyen, kendi bahçesinde “gül yetiştiren”, allefleri, mazmanları, yorgancıları, köşkerleri, saraçları ve bedestenleri ile mütevazı, basit, samimi ve mütevekkil bir hayatı âdeta Aksu ile Ahırdağı arasında yaşayan ama maddi ve manevi ruhuna, toprağına saldıranlara verdiği cevapla destanlaşıp zamana kök salan Maraş. Ama ruh kırıcılar, iman kırıcılar, insanlık yıkıcılar durmamış; merkezlere taşralara sızmaya devam etmiş.”
Mehmet Aycı – Kara Işıldak
“En esmer Maraşlı… Suskun bir esmerliği var: Her şeyi kendine söyleyen, içine söyleyen bir esmerlik… İçine doğru yanan uçsuz bucaksız bir ateş, içine doğru hıçkıran bir siyah deniz esmerliği bu… Ürkütmeyen, sıcak bir esmerlik… Bakınca hayrete yakın bakan, gülümseyince vicdanıyla birlikte gülümseyen… Edebiyat dergisi ailesinin de en esmeri, hatta en suskunu… Belki yaşça en gençlerinden olacak, suskunluğu ikinci bir ten olarak, müeddep giysi gibi duruyor üzerinde.”
Ethem Erdoğan – “Hayatın Şiiri Edebiyat”tan Şiirin Hayat Oluşuna Bir Geçiş
“Denemenin başat özelliklerinden olan, dikte etmeme, kanıtlamama, okuru kendisi gibi düşünmeye yönlendirmeme kuralları çerçevesinde Âtıf Bedir denemelerinden oluşan bu kitabın, türlerin birbirine enikonu karıştığı bir dönemde, deneme türünün önemli bir örneklemi olduğunu ifade etmeliyiz. Deneme yazmak için malumdur ki, çok geniş bir yelpazede düşünülmesi şarttır. Aynı zamanda geniş bir bakış açısı, sanat ve felsefe alanlarında birikim ve donanım gerekir. İncelediği meselelerde okurun duygusallığına yönelik bir rüşvete girmemesi, bağlamın dışına taşmaması, sohbete yaklaşmaması ayrıca zikredilmesi gereken özelliklerdendir. Konu bağlamında ise son cümlemiz, kitabın adından mülhem şu ifade olsun: Hayatın Şiiri Edebiyat, Âtıf Bedir’in hayatının şiiri olmuştur.”
Mehmet Özger – Şiirsel Hatıralar: Gökyüzünde Arıcık Kuşları…
“Âtıf Bedir’in hatıraları mekâna değil daha çok zamana dönüktür. Çünkü sözünü ettiği Maraş toprakları orada duruyordur. Şehir, köy, yayla, bağ bozumu vb. yerli yerindedir belki ama o zamanın doğası da yoktur insanı da. Yazarı yazmaya iten asıl saik de bu değil midir? Kaybolan bir dünyayı en azından kayda geçme ihtiyacı… Ya da ele geçirilemez çocukluğun –ki bu bir tür rüyaya benzer- anımsanma ihtiyacı…”
Bilal Can– Direniş Hattında Gittikçe Azalan İnsanlar
“Âtıf Bedir, Nuri Pakdil hüznü giymiş ve onunla direniş hattında, hattı müdafaa etmiş, Sezai Karakoç’un dirilişiyle şahlanmış, hâlinde ve tavrındaki dervişane tutumuyla Mavera’nın sularından içmiş ve onlardan aldığı mesajı özümseyerek eserlerine bir nakkaş edasıyla işlemiştir.”
“Âtıf Bedir, sunuş yazısında Pakdil’i ele alırken onun Türk edebiyatında yerli düşünceyi savunarak 1969-1985 yılları arasında Edebiyat dergisi bünyesince birçok yazar yetiştirdiğini, dolayısıyla Edebiyat’ın bir okul vazifesi gördüğünü, bunda da Nuri Pakdil’in emeği ve çabasının çok büyük olduğunu ifade eder. Pakdil’in idealist yönüne vurgu yapan Bedir, her gününü aynı titizlikle geçiren bir yazarın, mütefekkirin ödün vermeden seksen beş yıllık ömrüne neleri sığdırdığını da ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır.”
Âtıf Bedir’le Hayat-Memat ve Edebiyat Üzerine
Dosya kapsamında Mehmet Solak’ın sorularını cevaplamış Âtıf Bedir. Kitaplardan, anılardan, Nuri Pakdil’den, edebiyat dünyasından bahislerin açıldığı bir söyleşi olmuş.
“Kendimi şair olarak tanımlamak, şair olarak anılmak isterim. Ama şairlik şiir yazmakla olmuyor. Ayrıca her şiir yazan kişinin kendisine şairim demesi bana göre değil. Bir zamanlar İstanbul’da sokakta rastlamıştım. Bir adam elinde çantayla Eminönü’nde dolaşıyordu ve çantada “şiir yazan şair” yazıyordu. Okur beni nasıl tanımlıyorsa önemli olan odur. Belki de ne şair ne de yazarım.”
“Nuri Pakdil çağımızda yaşamış olan en özgün yazarlardan biridir. Onun hem yazarlığı hem de yaşamı edebiyata dâhildir. Yaşamı yazdıklarından ayrı düşünülemez. Nuri Pakdil: Direniş Hattında Bir Devrimci’yi yazmaya karar verdiğimde yazarla ilgili çok az çalışma vardı. Bunlar da daha çok Pakdil’i dışarıdan tanıyanların hazırlamış olduğu çalışmalardı. Bir de yazara dair özel sayılar ve sempozyum bildirileri niteliğinde kolektif çalışmalar vardı. Pakdil’in hem düşüncesine hem de yaşamına yönelik bütünlüklü bir çalışma yoktu. Bu kitap böyle meşakkatli bir işe girişmekti. Sonunda kitaplaştı, bu kitapla aynı zamanlarda ve daha sonra benzer çalışmalar yapıldı. Pakdil’i tanımlarken “devrimci” kavramını kullandık. Çünkü bizzat yazar kendisini tanımlarken ‘devrimci’ kavramını kullanır.”
“Türk edebiyatı daima devingen olmuştur. Edebiyatın nabzı daima dergilerde atmıştır. Yeni akımlar, yönelimler, eğilimler dergi sayfalarında vücut bulmuştur. Bana göre karamsarlığa gerek yok, edebiyat iyiye doğru gidiyor. Kimse merak etmesin şiir ölmüyor, dergiler ölmüyor. Belki yakın gelecekte biçim değiştirecekler ama hep var olacaklar. Edebiyat alanı hep hareketlidir. Belki de en yenilikçi, devingen, kendini yeniden üreten alandır. İnsan yok olmadıkça edebiyat da yok olmaz.”
Âleme Duyarlı Bir Yürek: Ersin Nazif Gürdoğan
Erol Çetin, Nazif Gürdoğan hakkında yazmış. Gürdoğan’ın düşünce dünyasına yoğunlaşan bir yazı olmuş bu.
“Ersin Nazif Gürdoğan, edebiyat, şiir, sekülerlik, tüketim toplumu, çevresel ve ruhsal kirlenme, Anadolu insanı, umut ve ölüm gibi konular hakkında özgün değerlendirmeleri olan duyarlı bir yürektir. E. Nazif Gürdoğan edebiyatın sınırların ve ülkelerin ötesinde, insanların düşünce ve eylem dünyalarına yeni boyutlar kazandıran, çok zengin, çok gizemli bir dünyaya sahip olduğunu vurgular. Ona göre edebiyat geleneğini derinleştirmeden, medeniyet dünyasını zenginleştirmek imkânsızdır.”
“E. Nazif Gürdoğan’ın düşünce dünyasında şiir ve şair çok özel bir yere sahiptir. Hayatın güzelliğinin şiirde gizli olduğuna inanan Gürdoğan’a göre şiirde güzelliği yakalayanlar hayatı yaşanır kılmaktadır. “İnsanın bedeni ekmekle, ruhu da şiirle beslenir” diyen Gürdoğan, şiirin ruhu güzelleştirdiğine ve zenginleştirdiğine inanır. Ona göre şair Allah’ın ölümsüzlüğü aramakla görevlendirdiği insandır. Zira ölümlü dünyada ölümsüz dünyanın kapılarını ancak şairler açar. Ölümsüz şiirler sayesinde insanlar ölümsüzlüğün tadına varırlar.”
Kahramanmaraş’ın Dağları
Ali Göçer, dağ serinliğinde bir yazı ile Maraş havası estiriyor üzerimizde. Artık Maraş adını her duyduğumuzda dağların serinliği kadar depremin sarsıntısını da hissedeceğiz içimizde. Nuri Pakdil’in “Her dağın bir duruşu vardır.” sözü rehberliğinde dağlardayız.
“Kahramanmaraş’ın dağları çocukluğumun dağlarıdır. Düşle gerçek arasında gidip gelen birer masumiyet tablosudur onlar. Çocukluğumda hep uzaktan bakıp da hiçbir zaman ulaşılamaz sandığım zirvelerine bunca zaman sonra niyet etmek doğrusu bende bir mahcubiyet duygusu oluşturdu. Şimdiye değin neredeydin deyiverse, cevabımın olmamasıdır beni bu mahcubiyet duygusuna iten.”
“Dağcı, dağa çıkan kişi değil dağı hisseden kişidir. Dağla arasında bir çeşit diyalog kuran kişidir. Bu diyalog kimi zaman mistik bir iletişim olduğu gibi kimileyin de dışa dönük görsel bir diyalog olabilir. Ben bunu önemserim, o yüzden de bir dağ benim için belli irtifası olan bir doğa parçası değildir. Her dağ bir karakterdir. Her dağın farklı özelliği ve insanda bıraktığı bir etkisi vardır. Rahmetli Nuri Pakdil Üstad’ın güzel bir sözü vardır “Her dağın bir duruşu vardır.” diye. Bu yüzdendir ki, o duruş bizde her dağı farklı kılar. Her dağın bize anlattığı öykü farklıdır. Ancak çocukluğumun dağlarının kuşkusuz bende daha özel bir yeri vardır.”
Doğu ve Batı’ya “Balkon”dan Bakmak
Şiir ve balkon dendiğinde akla gelen iki isim var; Baudelaire ve Sezai Karakoç. Temalar birbirinden farklı olsa da ortak nokta; balkon. Şener Öktem, değişen balkonlar, batının balkona bakışı, mahremiyet gibi birçok noktadan ele alıyor konuyu.
“Baudelaıre’in, anne/sevgiliye yazmış olduğu tinsel/tensel özellikteki şiir, Batı normlarına göre normaldi. Sezai Karakoç’un mahremiyeti önceleyen “Balkon”u da o dönemlerde, Batı eleştirisi olarak anlam dünyamızda karşılığını buluyordu. “İçimde ve evlerde balkon / Bir tabut kadar yer tutar / Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen / Şezlongunuza uzanın ölü” Burada, şiirlerin çözümlemesi üzerinde duracak değilim. Sezai Karakoç’un Balkon şiiri özelinde, Doğu/Batı bakış açısının, genç neslin anlam dünyasındaki tekabülüne değinmeye çalışacağım. Yakın zamanlara kadar balkon; evin, ev halkının, evdeki hayatın, dışa açılımıydı. Özellikle pandemi döneminde, nefeslenme yeri, nispeten doğayı, sokağı, göğü görebileceğimiz, evin hayatla bağı idi. İşte bu balkona, Batı mimarisine benzememe adına, çamaşırların mahremiyeti üzerinden yazdı eleştirel şiirini Karakoç. Binaların yeni yeni 5-6 kata çıktığı ve binalar arasındaki mesafenin azaldığı bir dönem. Yıl:1957”
“Baudelaıre’in şiiri, mahremiyeti yok saysa da bugün de Batı anlayışında tutarlıdır, karşılığı vardır, okunur. Yedinci oğul’un ise Masal’ı yarım kalmıştır. Sekizinci oğulu, zamanın ruhunu gözeterek kendi ruh haritasının farkındalığını oluşturup özneleştirecek yeni şiir, yazı ve “okumalar”a ihtiyaç var. Aslolan; şiiri, duruşu, düşüncesi ve yaşayışıyla örnek bir şahsiyet olan Sezai Karakoç’u yaşatmak değil, onun “yaşatma sevincini” yakalamaktır.”
Şiirin Çatısı Olarak Ses ve Kelime Tekrarı
Metin Kaplan, ses ve kelime tekrarlarının şiirdeki yerini ve önemini anlatıyor İhsan Deniz’in şiirleri eşliğinde.
“Seslerin, kelimelerin hatta mısraın tekrarı (asonans, aliterasyon) herhangi bir vezin ile yazılmayan ve “serbest” olarak tanımlanan modern şiirimizde de çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Çok iddialı bir ifade olsa da modern Türk şiirinde ahengin sağlanmasında, mananın pekiştirilmesinde ve coşkuyu artırmada en kolay ve en sık kullanılan yöntemdir de denilebilir. Hatta bu tekrarlar bazı şairler için şiirin çatısını oluşturur. Klasik divan şiirinde daha çok aruz ölçüsünün matematiği şiirin çatısını oluşturuyor ve bu matematiğin getirdiği bir gereklilik olarak tekrarlar şiirin çatısı altına yerleştiriliyorken, modern Türk şiirinde tekrarlar yer yer çatının kendisine dönüşmektedir.”
“Şair İhsan Deniz aramaktan vazgeçmeyen, hep deneyen ve böylece şiirini diri tutan, bunu yaparken de kendisi olmaktan ödün vermeyen bir şair. Seksenli yıllarda filizlenen ve Türk şiirine yeni bir soluk getiren kuşağın önemli bir ismi. Toplu şiirlerini içeren “Dut Ağacında” isimli kitabı 2015’te Hece Yayınları tarafından basıldı.”
Kitabınız Çıkınca Ne Hissettiniz?
Zeynep Karaca, “Kitabınız Çıkınca Ne Hissettiniz?” sorusunu cevaplıyor yazısında. Gövdesi Hakkında Konuşan Kelebek kitabının şaire hissettirdiklerinden bir bölümü buraya alıyorum.
“Hayatımızda bazı anları dondurmak isteriz. Bunlar daha çok mutluluk ve sevinç anlarına hitap eden vakitler, saatlerdir. Belki de ilk duygusu buydu diyebilirim. Bir tür coşku ve heyecan. Böyle hissetmeme sebep olan; sanat alanında bir emek verdikten sonra, bunu somutlaştırdığımız ânın heyecanıdır. Zaman zaman da geçmişimle bugün arasında gidip gelme duygusu yaşattı bana. Dokuz yaşında annesinin ölümü üzerine babasının odasına gidip şiir yazan bir çocuğun artık bir yetişkin olarak elinde tuttuğu o kitap belki de; bilincin çocukluktan bugüne akan bir gerçeklik olduğunu bana en sahici bir duygu olarak hissettirdi.”
Yitiksöz’den Öyküler
Gülçin Yağmur Akbulut- Geçmişin Gölgesi
“Yargılama beni! Suç benim değil, tozlu masallardan havalanan küçük kanatlı kuşların Hâkim Bey.”
“Kapı kilidini değiştirmemiş olmaları benim için bir şans olsa gerek ya da benim göremediğim bir şansızlık abidesi. Hırçın bir muamma belleğimde. Geçmişin izleriyle çoğalıyor muyum yoksa eksiliyor muyum? Anıların havzası bana ait olmayan bu ev. Bir türlü kopamıyorum dehlizlerinden. Alev su ile söndürür kendini. Ben ise bu çatı altındaki geçmişin izleriyle.”
“Çalar saat gibi kurulu beynimin sirenleri. Sabah 07.30 evden çıkış. Akşam dönüş 18.30, en geç 19.00. Allahtan iş yerim sığınağıma yakın. Öğlen arası bir, akşam vakti bir buçuk saat cepte. Kurum amirim anlayışlı. Paydos vakitlerinde yirmi dakika, yarım saat göz yumuyor erken çıkmamıza. Gün boyu bana kalan iki buçuk saat anıların geçidinde.”
Hasan Keklikci – Ceviz Ağacının Başındaki Sincap
“Durup dururken bir rüzgâr peydah oldu. Geldi ceviz ağacının yüksek dallarına girişti. Ufaktan bir itiş kakış başladı. İş uzadı. Eski defterler açıldı. Ceviz ağacı diklendi. Kalın dallarıyla rüzgârı kesip biçti. Rüzgâr da boş durmadı şiddetini arttırdı, kavgada üstünlüğü elde etti. Ağaca eziyet etmeye başladı. Eziyet de ne kelime, resmen işkenceye soyundu. Ağacı sallıyor, eğiyor, büküyor, dallarını birbirine vuruyor, cevizleri yerlere saçalıyor. Yaprakları yırtık pırtık ediyor. Köpük sucuğu çalısıyla çırpılmış gibi yaralı bereli yapraklar havada savruluyor, uçuşuyor. Bu şımarmış, fırtına kesilmiş rüzgâr; zeytin, incir, elma gibi boyları kısa ağaçlara dokunmuyor. Eziyeti sadece ceviz ağacına. Ceviz ağacından yüreğini soğutamayan rüzgâr barajın karşı tarafındaki zeytin ağaçlarına gidiyor, bu defa da. Güneşi zeytin ağaçlarının yapraklarının üzerinde dalgalandırıyor, renkten renge boyuyor.”
“Bir çocuk sesine uyandı. Kundağa sarılmış bir çocuk sesine. Kapı, dünyanın üzerine kilitliydi. Ses pencereden geliyordu. Önce kuruyan boğazını ıslattı, bir iki yudum su içti. Açık pencerenin oluşturduğu cereyandan her yeri tutulmuştu. Kalktı pencereyi kapattı. Adamın durduğu yere baktı, karanlıktı bir şey göremedi. Çocuğun sesine kimse uyanmamıştı. İnşallah bu adam bizi bir derde koymaz, diye düşündü. Az sonra kendini otogarda buldu. Lokantada…”
“Ceviz ağacının altında güneşin kendisini görmediği bir yere sandalyesini çekip oturdu. Üzerinde iki kanat dolusu güneş ve altında kocaman bir gölge taşıyan bir kuşa takıldı gözleri. Kuş, gölgeyi barajın ortasında suyu kazan iki köylüye götürüyordu sanki. Taşıdığı gölgeyi vermeden köylülerin üzerinden geçerek suyun üzerinde bir müddet gitti. Sonra geri döndü; gölge yavrusuymuş da onu gezdiriyormuş gibi çocuksu hareketlerle balık tutan adamın yakınındaki bir erguvan ağacına kondu. İrice bir balık suyun yüzüne çıktı, su dalgalandı. Barajın yüzeyi suyla doldu. Adamlar, ağaçlar ve kuş karşıya geçti.”
Erol Yıldırım – Yılan Kurusu
“Fötr şapkasını sinirli bir şekilde düzeltti Rüstem, sonra ellerini arkasına bağlayıp, saatler önce indirilmiş inşaat malzemelerinin arasında dolaşmaya başladı. Çimento torbaları, kireç çuvalları, tuğla blokları, taş parçaları, kazma, kürek sağa sola gelişi güzel bırakılmıştı. Onların biraz yanında toprağın altından çıkarılmış küçük bir borudan kendi halinde akan suyu avuçlayıp yüzüne, boynuna doğru serpiştirdi. Aylardan temmuzdu ve akşamüstü olmasına rağmen hava sıcak ve bunaltıcıydı. Gerçi saatlerdir bekliyor olmak onu daha çok bunaltmıştı.”
“Muhtar hafiften kahkaha atmış ama Rüstem’den yine ses çıkmamıştı. Aklı hala tüm korkunçluğu ile belleğine saplanan yılan kurusundaydı. Muhtar’ı hiç duymamış gibi vitesi artırıp biraz daha hızlandı.”
“Son gün, yani çeşmeyi bitireceği gün, yine her zamanki gibi akşamüstüne yakın, kulübesinden çıkıp yola koyuldu. Aklında sevdasının itiraf cümleleri, dilinde aşk türküleriyle… Öyle kör, öyle dalgın, öyle dünyadan kopmuştu ki, gökyüzünde kara kara bulutların toplandığının farkında bile değildi. Her adımını attığında bulutlar artıyor, rüzgâr hızlanıyor, hava soğuyordu. Ne zaman ki kararan hava ve rüzgârdan savrulan ağaçlar yüzünden önünü görmez oldu, gaddar bir fırtınanın yaklaştığını ancak anlayabildi.”
“Ertesi sabah çeşmenin bitip bitmediğini kontrole gelen Almanyalı Rüstem, beklemediği bir manzara ile karşılaştı. Çeşmenin bir yanı tüm güzelliği ile dururken, sağ yanı balyoz darbeleriyle yıkılmış, harap edilmişti. Öfkeden deliye dönmüş halde günlerce Çeşme ustasını aradı. Her yerde onu sordu soruşturdu. Ama artık onu ne gören, ne duyan, ne de bir haber alan vardı. Kalbine saplanan yılan kurusunu sır edinip, sır olmuştu çeşme ustası Bilal.”
Süheyla Karaca Hanönü-Halamın Koltukları
“Uzun zamandır depoda beklemekten sıkılmıştı. Her gün depodan birileri ayrılıp sahiplenildiği eve gidiyordu. O gün kendisini taşımak için gelen adamları görünce heyecandan ne yapacağını şaşırdı. Önce bir kamyonete yüklediler özenle. Artık kendisine de bir yuva bulunmuştu.”
“Kapının önünde gözleri parlayan bir kadın belirdi. Evin hanımı olduğu her hâlinden belliydi. Adamları odanın önüne kadar yönlendirerek elinde tuttuğu kahverengi bir ipe bağlı anahtar ile kapıyı açtı. Yeni odasına yerleşmişti. Soğuk bir depoda beklemek yerine sıcak bir yuvası olacaktı artık. Ev halkı ile tanışmayı heyecanla bekliyordu.”
“Çikolata ve kahve bağımlısı olan yeni gelin, daha ilk haftadan kahve döküvermiş koltuğa. İyice silse de gölge şeklinde lekesi kalmış. Halası, gelin mutfakta hazırlık yaparken annesine gösteriyordu lekeyi iç çekerek.”
Zeynep Sati Yalçın – Tavuklu Saat
“Onunla tanıştığıma bin pişmanım şimdi. Daha fotoğrafını görür görmez anlamıştım, hiç bana göre değildi. Gülen bir fotoğraftı, ama gözlerde bir Nemrutluk vardı sanki… Neme lazımdı evlilik yolunda ciddi düşünen erkek arkadaş… Liseyi yeni bitirmiştim, evde kalmış kız kurusu değildim ki henüz. İş olsun diye tanışayım dedim, beğenmezsem vazgeçerim, başıma silah dayayacak değil ya dedim… Kazın ayağı öyle değilmiş, daha ilk tanışmada tutturdu evlenelim diye, yok dedikçe üsteledi.”
“Başucuma bir saat bıraktı bilmem ki ne kadar süre sonraydı… Ayaklı, yuvarlak, kulplu bir saat. Her tik takında eğilip doğrulup önündeki taneleri yiyen bir tavuk var içinde. Etrafında birkaç civciv. Benim gibi sürekli aynı şeyi tekrarlıyor. Onun sesinden nice hatıralar düşüyor içime. Gece de ay mı doğmuş, sabah olacak da birazdan güneş mi doğacak, arasında kaldığım bir zaman dilimi yaşadığım. Tek algım bu çalar saat.”
“Akşam olmak üzere mi sabah olmak üzere mi belirsiz bir vakitte duydum kaval sesini. Kaval benim son umudum. Çoban yaklaşırsa belki ona duyururum sesimi. Bir kaval sesine tutundum yaşamak için. Kaval sesinden üç saat sonra o geldiğine göre kaval çaldığında ikindi vakti olmalı. Güneşsiz de olsa kaval ve saati takip ederek gün algısı kuruyorum kendime yeniden.”
Yitiksöz’den Şiirler
söylenen bir tren ne bileyim
çele çala yol alan
savardım makas açarak
devler dururmuş önüne
dar evleri yıkarlarmış üstüne
ne diyeyim canını sürüyen
çocuk gibi konuşan tuhaf tuhaf bir tren
hiç geldi mi beyaz dağ içlerinden
Bünyamin K.
Şimdi şu perdeleri çekip upuzun kaybolmalara ne dersin Hâfız, dünya yolculuğunu
unutup aynalarda yaşamaya?
Yağmurlara ve koşan taylara bakıp da yapalım bunu; yüzlerimiz ellerimizde olarak,
hayret kapısındaki otuz kuş gibi
Yoklukla aramızda ince bir çizgi kalsın yine de ve kulak verelim içimizdeki suyun
sesine yol boyunca
Bitsin artık bu amansız ayrılıklar: uçsuz bucaksız denizlere doğru, gece gündüz hiç
durmadan
Biz şimdi bu noktada duralım Hâce, yaşamakla var olmanın tam ortasında
Adem Turan
şimdi ne gereği var bunca 20. yüzyıl
çakırkeyf hurdalıklar arasında çöl yelpazesi
O çağın öğürdüğüdür şimdiki öğüttüğüdür insan
her şeyin en başa döndüğü O devran O âdem masalı
ufukta nuh da yok ibrahim de heyhat
dağı erittiler ve zülkarneyn O mezarından
ellerinin arasına aldı başını her yer şimdi
düğün tenhalığı
Yunus Emre Altuntaş
Gitmek için kıvrılan ırmaklara benziyor mutluluk
Büyümek için sabırsızlanan çocuklara
Hiç acelesi olmayan bulutlara
Budanmış hayat ağacına benziyor haziranda
Mutluluk sararmak için sızlanıyor
Sabır sızlanıyor buğday başakları
Yıkılmış zeytin ağaçları
Orman yangınları, kurutulmuş sazlıklar
İrademi kırma benim ya rabbelalemin
Çilek toplamaya yüzüm kalmadı benim
İbrahim Gökburun
Kuşlar mavi göğe dayadı başını
Mevsimlerin şakağında ağardı zaman
Aynalar küsmedi henüz yüzüme
Sen güzelliklerle koşup geldiğin an
İmalı akan bir ay şadırvanıdır şimdi gece
Seni sorar hüzne söz açıp tenhalardan
Kıyısına kırılmış bir nehir gibi dargın
Senden evvel sesin gelir uzaklardan
İnci Okumuş
toprağa çakılı kalmanın dehşetidir
figanı büyüten ellerin nerede
nerede olduğunu parmaklarının
ayağının ve tırnaklarının ararken
kapana kısmazsan dağın doruğuna
bakarsın ihtimal sulara karşı yol alırsın
belki nehrin kaynağına
köpüklerle süslenmiş kaynağına nehrin
daldır saçlarını hem aynı anda bedenini
nehir temizler belki bedenini ve suçlarını
Ali Sali
Seni yağmak günün bu alazında
Islak sokak ve yüzünde şamar şamar otomobil sesleri giderek…
Sayıyor çocuk, pencereden ekabiri, tekerlekler ve renklerden en boncuk maviyi
Rampa inmek incitiyor dizleri, nazlı boynunda kuğulanıverip inci gerdanlık bu değer
Dizler ki alıngandır ve dirsekler ve bilekleri susmanın meğer tutulan
Müezzin yorgun şehrin kulağına üflerken sabahı
Ne buyurgandır yarın ve insan ne yağmurlu bir mevsim,
ezan ne kırmızı bir çiçek…
Sıddıka Zeynep Bozkuş
döner aklım ve bir de dünya
döner başımda bulutlu eksen
güneş karanlığa batıp çıkar ki o kıyamet
yüzüme bir çocuk imdadı düşer /o da kıyamet
ah çok kuş yağmuru ısmarladım kanatlarıma
çırpındıkça katılaştı çamurlu dünya
uğultulu bir çember içindeyim
ateşler döner aklımda
kalbimde dönmesin Allah’ım
Yasin Mortaş
kendi mezarına indiğin merdivenlerde
haritan taşlarla çizilir
hesabını sormaz kimse
adından kayan bir yıkımla
ölmen gözlerde kalan bir küçük izdir
Yâren Nur Özen
taşların da kalbi var
ne de çok acıttılar,
resmettiler göğe bulutları
bir bir kırıldı aynalar
öpecek bir yüz bulamadı çocuklar
saatsiz de döner dünya
mevsimler değişir,
hayat ağrısından iki büklüm yaşlılar
ölmek için her sabah
yeniden dirilecekler…
Mustafa Işık
hıçkırık sesleri dokunduğunda gecenin örtüsüne
acı haberleri kim savurur üstümüze
zaman ve mekân arasına serilen incecik boşluktan
hangi duayı umar yorgun ellerimiz
içimizden geçen şarkıların ağırlığı
kuytu köşelerde çoğaltır da tekil yalnızlığımızı
sabahın nefesinden süzülen umut serinliği
dindirmeye yetmez kalbimizin sızısını
Akif Dut
Hayretten biçilmiş bir sesti ömrüm
Geçti, yorgun ırmaklar boyunca
İnsanın insana ettiğine şaştım en çok
Aradım cevaplanmış sorulardan bir sığınak
Aradıkça imkânsız yollar birikti içimde
Al bu sayrılı çehremin tapındıklarını
Bütün yontulardan azat eyle
Uçsun bütün ateş kuşları masallardan
Ahdime dönmedikçe iflah olmam
Ciğerlerim yanık o günden beri bilirim
Ellerimde olup bitenin ah u zarı var
Âtıf Bedir
Kaynak: https://www.dunyabizim.com/subat-2023-dergilerine-genel-bir-bakis-makale,2785.html

























